Yıkık Şehir Van

23 Ekim 2011, Pazar günü saat 13.41′de Türkiye’nin doğusunda Van’da olan depremden bir gün sonra, pılımı pırtımı toplayıp felaketin yaşandığı bölge olan Van’a ardından en çok kaybın verildiği Erciş’e geçtim.

Uçaktan indiğim andan itibaren, havaalanından Van’a gidene kadar, şehirdeki müthiş ambulans yoğunluğu dikkat çekiyordu antrparantez, bu ambulanslar sadece Van iline değil, Türkiye’nin tüm illerine aitti…

Bir süre araç bekledikten sonra, nihayet Van merkeze geçerken, sessizliğin hakim olduğu şehirde, sadece otoban boyunca kulakları tırmalayan ambulans sesleri vardı… Van Valiliğinin önüne geldiğimde ise karşıma çıkan manzara kendini evlerinden dışarı atmış insanlardı… O görüntüler adeta 17 ağustos 1999 depremini bana bir daha yaşattı…

Şehirde yemek yok…

Beni o bölgeden aldılar ve alan arkadaşlarımızla karnımızın çok acıktığını farkedip, yiyecek bir şeyler aramaya başladık, fakat hiçbir yerde tam manasıyla yiyecek yoktu. Yemek olan yerde ekmek, ekmek olan yerde ise yemek yoktu…

Yemek yedik, otelimize geçtik. Van’da tüm oteller tıka basa dolu olduğundan, televizyoncu ve gazetecilerin çoğunun kaldığı otelin lobisinde sabahladık. Türkiye’nin bütün ünlü gazetecileri ve televizyoncuları bölgedeydi, kimisi bulduğu bir otelin odasında, kimisi lobisinde, kimisi ise sandalye üzerinde Van’da sabahı bekliyordu… ISTE KENETLENMEK dedim… ISTE ÜLKESINI SEVMEK BUDUR… “ISTE BENIM TÜRKIYEM” dedim kendi kendime…

Gece 03:30’ da Van merkezde büyük kayıpların verildiği altı katlı binanın enkazına gittik. Yaşanan can pazarı içler acısı… Bir yanda kurtarma ekipleri, bir yanda enkazdan iyi bir haber bekleyenler…

Gözüme birisi çarptı enkazın üzerinde bir şeyler arıyordu perişan vaziyette. Sonradan öğrendim eşi ve kızı enkaz altında idi tabi onlarla beraber 8-10 kişi daha. O kadar bitik ve perişan bir vaziyetteydi ki sorulan sorulara cevap vermiyor, ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Yanına yanaşıp geçmiş olsun demek bile o kadar zordu ki benim için…

Kurtarma ekipleri çalışırken, o enkazda dolaşıp ailesine ait bir şeyler arıyordu… Bir yazma buldu, sanırım eşinindi, kokladı, gözleri doldu ve cebine koydu. Sonra kızının oyuncak bebek arabasına doğru yaklaştı, baktı… Baktı… Sürekli arama kurtarma ekibini izliyordu, hep iyi bir haber bekliyordu, ama ne yazık ki o haber gelmiyordu…

Bir süre sonra, bizim yatak odası burası dedi ve aşağıdan aynen şu şekilde bağırdı: “O koltuğun yanında çiftli baza var mı?” Var dediler… Başı öne eğildi…

Ama hala bir haber, bir iz, bir yaşam belirtisi yoktu…

Kurtarma ekipleri o kadar yaklaşmışlardı ki, adeta enkazı tırnaklarıyla kazıyıp betonları inceltiyorlardı…

Enkazdan özel eşyalar çıkmaya devam ederken, bir çanta buldular ve içi altın dolu çantayı gösterdiler.
Bu sizin mi? Dediler. Bakmadan hayır dedi. O bize ait bir şey değil… Umurunda değildi ki altın, para, o sadece karısını ve kızını tekrar bağrına basmak istiyordu… Saatler geçti… Beş saate yakın bir süre sonra, enkaz üstündeki arama kurtarma görevlisi yanına polis memurunu çağırdı, polis memuru da UMKE‘yi (Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi) bir hareketlilik olduğu belliydi. Kimseye farkettirmiyorlardı durumun vahametini. Anlamış olmamın verdiği hüzünle, kadın UMKE görevlisinin yanına yaklaşıp sordum;

Nasıl bir haldeler? Yüz üstü uzanır halde bulduk ikisini de dedi. Sizin nereden haberiniz oldu sakın kimseye farkettirmeyin dedi, göz işaretiyle onayladım kendisini. Cesetleri enkazın arka tarafından çıkaracaklardı kimseye sezdirmeden, biz de arka tarafa geçtik olanı biteni görmeye. Yarım saat çalıştılar ve tam çıkarmalarına yakın başladı insanlar teker teker gelmeye… O da geldi. Az sonra karısının ve kızının ölü bedenlerinin enkaz altından çıkarılacağı memur…

Torba istediler bir, iki, üç, derken bir anda çıkarmaya başladılar cansız bedenleri beton yığınlarının altından. Önce karısı… Ağlamaya başladı memur. Sonra kocaman ceset torbasında ufacık bir beden çıktı, evet o küçük kızdı, belki de geleceği için müthiş planlar yapılan küçük kız… Memur bakmak istedi kendi cenazelerine göstermediler. Köşeye yığılıp kaldı ve ağzından sadece üç kelime çıktı… O benim kızım…

Onur ÖZCAN

27.10.2011